Çocuk Olmanın Zorluğu

Çocuk Olmanın Zorluğu

28 Kasım 2014 Cuma


Doğum ile başlayan yaşam sürecini yeryüzündeki tüm toplumlar çocukluk çağı olarak tanımlamaktadırlar. Her toplumun yaşama katılan her yeni doğana aktarmak zorunda olduğu toplum bilgisi vardır. Bu aktarım doğumdan önce başlayan ritüeller ile başlayıp doğum ile birlikte yoğunlaşarak kendini hissettirir. Yeni doğan için yapılan törenler, eğlenceler, kırklama, cinsiyet özelliklerine uygun alış verişler vb.. Doğum ile başlayan yeni hayat, o toplumun toplumsal devamlılığının da garantisidir.

 

Çok değil onlarca yıl önce; yıl ve aylara ilişkin planlamalar uygun ve kabul edilebilir gerçekler iken yaşanılan zamanın insanı için plan ve projeler haftalık ve saat bazında olduğunda dahi yeterlilik hissi vermemektedir. Zaman ve zamanın içinde oluşumunu sürdüren her şey hızına hız katarken, elbette toplumsal devamlılığın garantisi olan eğitim, üretim, sağlık ve güvenlik gibi kavramlar ve onları var eden yapılar da yeni duruma uygun şekilde tutum geliştirmek zorundadır. Toplumsal devamlılık için doğum oranlarının, geleceği nasıl şekillendireceği hararet ile tartışıla dururken dünyaya gelen her çocuk için her şey artık eskimiş ve kullanılmaz hale gelmiştir. Çocuk bir an önce öğrenmeli, bilgi ve beceri sahibi olmalı mümkün olduğu kadar hızlı şekilde çağın gereği olan üretkenlik vasfını kazanmalıdır.

 

Tümü bu zamana ait zorlamaların sonucu olarak çocukluk çağı aile ve toplum için ciddi bir sorun olarak ortada durmaktadır. Ekonomik hayatın ve sahipliğin öncelendiği hayatlar yaşanırken elbette üretmek ve kazanmak yegâne amaç olarak yaşanacaktır. Bu yaşam şeklinin beraberinde bulundurduğu kolaylık ve zorlukları vardır. Çocukluk en yakın çevresi olan aile ve de kurumlar için bir problem olarak çözümlenmeyi beklemektedir. Çocuğa ait sorumluluk anne – baba ya ait olması gerekirken, bu sorumluluk kurum ve toplumsal yapılar tarafından paylaşılması gerekir hale gelinmiştir.

 

Toplumlar yaşanılan değişimlere bir şekilde uyum göstermektedir. Var olan kurumlar görev ve sorumluluklarında farklılaşmaya gidebilmekte, karşılığı olmayan hizmetler için yeni kurumlar ve meslek alanları inşa edilmektedir. Çocuk yuvaları, çocuk bakıcılığı, evde bakıcılık, gündüz bakım hizmeti, oyun evleri gibi daha bir sürü hizmet alanı yaratılmıştır. Varlığı yenilenmeyle belirginlik kazanan ve kazanacak olan tüm kurumlar anne – babanın üretim sistemi içindeki görevlerinden hiçbir şekilde uzaklaşmamalarını amaç edinerek örgütlenmektedir. Anne – babanın sorumluluklarının devri ile ortaya çıkan yeni yaşam şeklinin bir sonucu da, çocuğun çocukluk özelliklerini tanımlamak için kullanılan kavramların (özgürlük, oyun, deneme – yanılma, bireysellik edinimi, toplumsallaşma, yaşına uygun gelişim ve sorumluluk vb.) algısında da değişimler yaşanmaktadır. Modern yaşamda temel hedef, mümkün olan en hızlı şekilde toplumsal uyum ve beceri kazanımının sağlanması, bir an evvel üretim hayatına dâhil olmak, üretmek ve kazanmak şeklinde benimsenmektedir.

 

Unutulan odur ki çocuklar sadece kendileri için değil tüm toplumun sağlıklı şekilde devam edebilmesi için çocukturlar. Çocuklar, olmaları gerekenin aksine çocukluklarını yaşayamadan, ekran bağımlılığı, sınavlar, stres, kurallar ve yasaklar, katı disiplin ve belki de çalışma yaşamı ile gelişimlerine zarar verilmektedir. Çocuklarına çocuk olma hakkını ve hürriyetini yaşatamayan toplumların geleceklerinde ne gibi sorunlar ile karşılaşacakları kendini sosyal araştırmaların bulgularında göstermektedir. İçe dönük, obsesif, anksiyete düzeyi yüksek, denemekten korkan, septik, intihara meyilli, gelecekten hiçbir şey beklemediği gibi amaçtan yoksun yetişkinler, madde bağımlılığıyla ya da sakinleştiriciler ile yaşamayı sürdürmektedirler.

 

Çocuklar son sözün hep yetişkinler tarafından söylendiği, yetişkinler tarafından aslında kendi rahatları adına yapılandırılmış ortamlarda (kreş, okul, alış veriş merkezleri…) gelişim göstermek zorunda bırakılırken mutsuzlukları, kederleri, yalnızlıkları, hareket etme istekleri, soruları ve benzeri istekleri yetişkin sorumlular tarafından yaramazlık, uyumsuzluk, şımarıklık olarak görülebilmektedir. Oysa çocuklar düzleminde bir hayat tasarısında çocuklar için ilk düşünülecek şeyin çocukların hareket özgürlüğüne sahip olmaları için gerekli şartların oluşturulması ve sordukları sorulara kesinlikle her defasında cevaplar verilmesidir.

Türkiye topraklarında köylere asfalt yolları taşıdık, elektriksiz belki ev kalmadı ama tüm bunların bir getirisi yada götürüsü mü demeliydim, aile kavramı ve sorumluluklar neredeyse ışık hızıyla değişti ve değişirken yerine konulanlar ise ölçüp tartmaksızın öylesine konuldu.

 

Geniş aile yapısının yerine çekirdek aile, köy yaşantısı yerine şehir yaşantısı, ev hanımı kadın yerine çalışan kadın, geleneksel kültüre bağlılık yerine kültüründen haberdar olmama ya da olamama, aile büyükleri yerine akranlar ya da teknolojik bağ-ımlılık vb.. Evet dünya her şeyi ile değişmekte ve Türkiye toplumu da bundan fazlasıyla etkilenmektedir. Her değişim beraberinde geçiş sürecine bağlı uyumsuzlukları, reddedişleri ya da içine kapanmayı getirebilmektedir.

 

Toplumsal değişim geçmiş kuşakların yaşadıklarının ötesinde bir hızla gerçekleşmektedir. Bu değişim, toplumun tüm yapılarında, eğitimde, sağlıkta, güvenlikte, kültürde, dinsel inançlarda, hukukta vb. geçmişe göre farklı, çağdaşı olduğumuz milletlere göre benzer değişimleri gerçekleştirmektedir. Ülkemiz insanı ve kurumları için geçmişte çocuk ve çocuğa ait her türlü durum özel ve korunaklı iken toplumsal değişim hızına orantılı olarak çocuk istismarından, işçi çocuğa ve çocuk suçluluğuna kadar çocukluğa ait pek çok problem hayatın içine girmiştir.

 

Çocuk suçluluğunun hayatın merkezinde hızlıca yer almaya başladığı zamanı yaşarken, kendi çocukluk sürecimizde bu konuda çok az şey bildiğimize ya da duyduğumuza inanıyorum. Şimdi ki zaman içerisinde çocuk olarak adliyelere yolu düşen “şüpheliler” ya da “sanıklar” suçları şüpheli konumunda olsa da kanıtlanmış bir suçun failleri olsalar da değişmeyen tek şey onların çocuk olduğu gerçeğidir.

 

Çocuklara ilişkin yapılan araştırmalardan edindiğimiz bilgiler ışığında “ergenlik” olarak adlandırılan dönemde neredeyse tüm hayat süresinde olacak olan kadar itiraz, karşı koyma, benmerkezci düşünce, akran bağımlılığı, şiddet ve istismar olasılığı, anlaşılamama ve tehlikelere yakın olma olasılığı vardır.

 

Çocuklarını anlamaya çalışan aileler ve devlet kurumları onların tüm ihtiyaç ve beklentilerini sağlamış olsa dahi bir şekilde yaşamın akışı gereği “çocukluk” gereği normalin dışı olarak adlandırılabilecek “çocukça davranışlar” sergilenebilineceğini unutmamalıdırlar. Çocuklar hakkında ki tüm değerlendirme ve bakış açısı bunun üzerine bina edilmelidir. Ülkemiz aile yapısı ve devlet kurumlarında çocukluğa ilişkin tanımını ve anlayışını geliştirmek, gerekiyorsa da değiştirmek noktasında farkındalık oluştuğu düşünülmektedir.

 

Suç toplumsal yaşamın bazı dönemlerinde kendini biraz daha fazla ya da az hissettirebilir. Türkiye toplumu için yapılan suç istatistiklerine dair çalışmalarda ve verilerde “yetişkin” ya da “çocuk” suç davranışlarında artışın olduğu ifade edilmektedir. Elde edilen verilerin çocuk suçluluğu hakkındaki verileri ise yetişkin suçluluğundan çok daha hızlı bir artışı göstermektedir. Çocukluk döneminde işlenen suçlar incelendiğinde “hırsızlık” ve “mala zarar verme” ile “yaralama” suçlarında ciddi bir yoğunluk olduğu görülür. Binler ile ifade edilen suça karışmış çocukların bu halleri ve sonuçları hakkında elbette sempozyumlar yapılıyor, konferanslar düzenleniyor, bildiriler yayınlanıyor ancak tüm bunlar çocukların suçla ilişkilendirilmesinin önüne geçemiyor.

 

Yarın çok geç bugün ise erken değil hemen şimdi ve şuan çözümler üretmenin yanında çözümün bir parçası olunmak zorundadır. Çocukların suç olarak adlandırılan davranışlardan uzak kalmaları için;

  • Her anne ve baba çocukları ile koşulsuz iletişime geçmelidir. Çocukların gelecekte akranlarını yada işlerini hayatın merkezine koyup tüm tercihlerini ona uygun yapmasını istemeyen tüm anne ve babalar çocukları ile konuşmalı, dinlemeli ve ortak yaşantılar – üretimler oluşturulmalıdır.
  • Çocukların teknoloji düşkünlüğünün önüne, telefon, tv, bilgisayar ve başka türlü ekranlarında kapatılmasını sağlayıcı iletişimi güçlendirici yapılandırılmış yada olası birliktelikler düşünülmelidir.
  • Başarıya ilişkin yanlış tespitlere inandırılmış çağın yetişkinleri başarının yerine mutluluğun ve kişisel seçimlerin daha önemli olduğuna kanaat geliştirmeli ve çocuklarına meslekler tercih etmek yerine o meslekleri tercih edebilecek bir düşünsel bilinç oluşturulmalıdır.
  • Elbette çocuğa ilişkin sorumlulukların yegane merkezi ailedir ancak çocukların sosyallleşmesini, kütürel anlamda kazanımlar elde etmesini, spor faaliyetlerinde bulunmasını sağlayıcı ortamları üretecek olan ise merkezi ve yerel yönetimlerdir. Toprağın ön plana çıktığı, çimenlerin suni olmadığı, insanların rahatlıkla spor yapabileceği yeşil alanlar gelecek adına korunmalıdır.
  • Evliliklerin bilinçli olarak gerçekleştirilmesi ve her evli yeni çift için istemeleri halinde çocuk yetiştirme konularında bilgilendirmeler yapılmalıdır. Çocuk hakkında yapılacak eğitimlerin çocuk fiziksel sağlığı yanında çocuk yetiştirme tutumlarını, çocuğa kazandırılması gereken değerler eğitimini de (vicdan, adalet, insan hakkı…) barındırmalıdır.
  • Yüzlerce çocuğun iç içe saatlerce kaldığı okullar tel örgüler ve duvarlar ile değil içeriği ile içerisinde bulunduğu çevreden ayrışmalıdır. Beden eğitimi derslerinin formaliteden bir kaç hareket olmanın ötesine geçmesi ve sporun çocuklar için matematik kadar türkçe yada diğer tüm dersler kadar ve belki de daha fazla önemli olduğu anlaşılmalı, çocuklar için kapalı ortamlar yerine fiziksel hareketi – çabayı gerektiren sistemler ön plana çıkarılmalıdır.
  • Şu kadar saat Matematik ya da Türkçe dersi veriyoruz, şu derecelerimiz var anlayışının yerine çocuklar için şu spor dallarında eğitimler sunuyoruz, şu kadar yeşil alanımız var gibi  söylemler ön plana çıkmalıdır.
  • Çocukların hedeflerinin değil çocukluklarının merkeze alındığı eğitim politikası yanında sosyal yaşam ve istihdam politikası üretilmelidir.
  • Devlet merkezi ve yerel yönetimleri ile birlikte çocukların sağlıklı geleceğini yegane hedef olarak görebilmelidir.

Oğuzhan Eyilik

Pedagog – Psikoloik Danışman

www.biradimdaha.com